Öykü Bir: Karşılaşma
Bu cümleyle başlamıştı geçmişe uzanan yolculuk.
Akşamın koyu mavi rengi sararken odanın fildişi duvarlarını, pencerenin sağ yanından sızan ince pus demeti, bilinmezliğe giden siyah bir gölge oluşturmuştu. Yalnızdı. Kendince başarılı giden bir hayatı vardı. Akademik bir kariyeri, yaptığı bir kaç yağlı boya çalışmasındaki zevki bir türlü ona hissettiremese de kıdemli bir kimlik oluşturmasına olanak veriyordu. Ekonomi oldum olası sıkıcı gelmişti ona ama bir üniversite öğrencisiyken eline aldığı bir kitap onu böyle bir kavşağa sürüklemişti. "Rüyalarınız" diyordu kitapta. "Hayattaki ekonomik durumunuzu kurduğunuz hayaller belirler." Evet. Daha çok materyalizme dayalı ekonomi, bu cümleyle yeni bir boyut kazanmış, daha bir fantastik hale dönüşmüştü Mine'nin zihninde ki bu alanda akademik olarak yükselmiş, kadro elde ettikten sonra yardımcı doçent ünvanını kazanmıştı. Daha çok gençti ve bu duruma çevresindekiler gıptayla bakıyorlardı. O da toplumsal kimlik arayışında kendine ait bir yer edinebilmenin gururunu yaşıyordu. Tabi bir de iç dünyası vardı. Toplumdan soyutlanmış, yalnızlığın büyüleyici kalabalığı içinde, kendisiyle başbaşa kaldığı anlar. Ne çok severdi uzun yaz günlerinde Bach eşliğinde tuvalinin başında geçen uzun saatleri. Geçmişinde yaşadığı ilişkiler hayal kırıklığıyla sonuçlanmış, fakat o hiçkimsenin inanmadığı prensini beklemekten kendini alıkoyamamıştı. Mucizelere her zaman inanmıştı. Zaten mucizeler olmasa bu kadar katı bir yaşantının ne çekiciliği olabilirdi ki!
Mine insanlarla, kendi ailesi de dahil, sınırlı ilişkiler kuran, samimiyetin ve sevginin dozunu aslında hep kaçıran ama bu yüzden de koruma duvarlarının ardına sığınan duyarlı biriydi. O Nisan günü de diğerlerinden farksız başlamış, güneş kıştan kalma günlerin yorgunluğunu çoktan unutturmuştu.
Mine sabah egzersizlerini yapıp sıcak duşunu aldıktan sonra koşarak okula gitmiş, sınav sonuçlarını yıpranmış bilgisayarına kaydettikten sonra o gün için yapılacak pek birşey kalmadığını farketmiş, büyük bir gülümsemeyle evinin yolunu tutmuştu. İnsanlara pek birşey hissettirmez, zihninden gülerdi herşeye. Trafikte karşılaştığı trajikomik anlar karşısında tepkisi hep sakinlik olurdu. Kontrollü karakterinin büyük etkisi vardı tabiki bunda. Yolda gelirken birkaç parça kumaş ve en sevdiği meyvelerden aldı. Bu aralar kendini kumaş boyamaya vermişti, yağlı boyadan kalan zamanlarda bu kumaşlarla eğlenceli ve kalabalık anlar yaşıyordu. Annesi ve babasından birkaç sokak ötede, İstanbul'un tarihi nitelik taşıyan Kurtuluş semtinde bir oda bir salon evinde kendine ait bir atölye havası taşıyan odasında büyük bir kütüphanesi, çok değer verdiği taşları, boyaları tuvalleri ve yeni aldığı kumaşlarıyla bir ekonomistten çok kopuk bir sanatçıyı andırıyordu. Kendini en gerçek hissettiği anlar bu yalnızlıklarla dolu üretme anlarıydı, gerisi hep kurulu ilişkiler politik gülümsemelerle dolu harcanmış zamanlardı. Hayat da zaten 'gerçek' hissedilen 'an'ların toplamı değil miydi?
Çocukluğunun hatıraları kırsal kesimde yaşadıkları zamanlardaki ufak saatlerle doluydu. Nasıl hatırlamazdı çimlerle dolu, kır çiçeklerinin ve taze domates kokularının etrafa yayıldığı zamanlarda yaptığı yürüyüşleri! Tüm keşiflerini bu anlarda yapmış, bilerek ya da bilmeyerek bazen zarar verdiği şeyler de olmuştu. Koşmayı çok seviyordu beş yaşlarındayken. Kelebek yakalamayı. Küçük mavi fırfırlı elbisesini, kırmızı ayakkabılarını hatırlıyordu. Bunları ilk aldıklarında annesi ve babası, sanki daha bir mutluydular. Sonra ne olmuştu da bu mutluluk yerini stratejik bir ilişkinin gölgesinde sürdürülen bir mutluluk oyununa bırakmıştı? Yıllar geçmişti. Evet tek olan şey zamanın ilerlemesiydi. Anne ve babası da tıpkı diğer insanlar gibi ilk zamanlar yaşadıkları birbirini keşfetme heyecanını yitirmiş, artık keşfedilen şeylerin hoşnutsuzluğundan başka birşey kalmamıştı ortada. Zaten kendi kendini sorgulamayan bir kişi nasıl bir başkasını keşfedebilirdi ki? Hayatta kalma mücadelesi yerini mala mülke bırakmış, Leman Hanım ve Sadık Bey konforun verdiği rahatlık ve üşengeçlikle Osmanbey'deki evlerinden çıkmaz olmuşlar, düzenledikleri Avrupa turlarında çektikleri fotoğrafları evin dört bir yanına asıp bu anlarla avunur olmuşlardı. Tur şirketi açmak Sadık Bey' in hayaliydi ilk İstanbul' a geldiğinde. Binbir güçlükle aldığı üniversite eğitimi sıradında Leman Hanım'la tanışmış ve kısa süre içinde de evlenmeye karar vermişti. Leman Hanım o zamanların gözde güzellerindendi. Koyu ela gözleri, buğday teni ve fındık kabuğu dalgalı saçlarıyla üniversite koridorlarında yürüdüğü zamanlar göz kamaştırıyordu. Turizm Otelcilik eğitimi sırasında birçok dil öğrenmiş, ve yurtdışına çıkma hayalleri Sadık Bey'in tur şirketi açma hayaliyle kesişmişti. Evliliklerinin ikinci ayında hamile kalması Sadık Bey'in de mütevazi bir ev kurması bu hayallerine bir süre ara vermişti. Daha sonra bu süreç uzamış 6 7 yılda ancak istedikleri geliri elde eder olmuşlardı. İlk kızları Mine, bu dönemde dünyaya gelmiş, kırsal kesimin tüm gizemli büyüsü çocukluğunda bu şekilde izler bırakmıştı, ailenin tur şirketi faaliyete geçince Mine bakıcılara emanet edilmiş, birkaç sene sonra dünyaya gelen kardeşi Mine'nin en yakını olmuştu. Pelin çok daha sosyal bir hayatla daha çok küçükken tanışmış, piyano dersleri, ispanyolca dersleri derken kendini bir üst sınıfın çocuklarıyla arkadaşlık yaparken bulmuş, daha tasasız, neşeli bir kız oluvermişti. Ablasının tek sırdaşı birgün uçağa atlayıp uzak diyarlara gidince Mine hem bu durumla gurur duymuş hem de yalnızlığını artık paylaşacağı biri olmadığı için biraz hüzünlenmişti.
Aradan birkaç yıl geçmişti Mine de bu geçen zamanda kendi düzenini kurmuş, kendini oyalayacak üretecek bir çok şey bulmuştu kendine. Cam boyama, yağlı boya ve şimdi de kumaş boyaması derken zamanın nasıl geçtiğini o da anlamaz olmuştu. Nasıl olmuştu da o ince kırışıklıklar bitivermişti göz kenarlarında. Ağladığı zamanlarda yüzünde bir gülme ifadesi oluştuğundan mıdır mimik çizgileri de kendini gösterir olmuştu yavaştan. Tabi ki bu çizgilerin anlamı vardı onun için, seviyordu onları, sırtındaki bir iki ben ve burun kenarlarındaki ufak çilleri de seviyordu.
O akşamüstü hafif yorgun, kumaşları ve boyaları nereye yerleştireceğini düşünüyordu. Mutfak küçüktü ve olabildiğince az eşyaya yer vermişti evinde. Atölye diye nitelendirdiği yatak odasındaki büyük tuvaller ve yağlı boyalar gizli bir renk ahengi içinde mutluydular. Geriye sadece küçük oturma odasındaki masa kalmıştı pencere kenarında. Nereden bilebilirdi ki bu masayı tercih etmesi böyle bir sonuca götürecekti onu. Son muydu başlangıçmıydı o da tam emin olamıyordu aslında o durumla karşılaştıktan sonra. Sadece büyük bir şaşkınlık. Evet bir gölge vardı pencerenin hemen önünde. Zemin kattaydı Mine' nin evi ve hiçbir güvenlik unsuru içermiyordu pencereler, akşam güneşi masanın üzerindeki meyvelere vurduğundan çekmişti Mine odanın lacivert güneşliklerini sonuna kadar. Güneşi çok severdi aslında ama o gün okuldan çıktıktan hemen sonra uğradığı manavından aldığı taze mevsim meyvelerini masanın üzerindeki meyve tabağına koymuştu işte! Tam da o gün almıştı bu meyveleri. O günü bulmuştu sıcak Nisan havası içeri dolsun diye masanın tam önündeki büyük pencereyi açma ve perdeleri meyveler bozulmasın diye kapatma isteği.
O gün yani 16 Nisan 2013 günü saat tam 17:04'de kumaşları masanın üzerine getirmişti alelacele heyecanla, boyaların renklerine bakmaya gidecekti ki bir büyük siyah gölge görmüştü pencerenin tam önünde. Kimdi bu kişi? Ne işi vardı onun evinin penceresinde? Postacı olamazdı, bahçenin önüne koyduğu posta kutusu her hafta dolup taşardı gerekli gereksiz zarflarla, reklamlarla. Elektrik ve doğalgaz faturalarını hep zamanında öderdi, bu bir yetkili de olamazdı. Bu mahallede çok dostu arkadaşı yoktu. En yakın kişi yan dairede oturan 70 yaşlarındaki Ali amcaydı, onun da bir isteği olsa Mine' nin telefonunu bir kez çaldırırdı, zaten şuanda da onun kestirme saatiydi. Bu saatlerde eve hırsız mı girmek istemişti? Bunun için gece karanlığını bekleyememiş miydi hırsız? Çok mu sabırsızdı bu hırsız? Sabretmenin yüceliğini henüz kavrayamamış insanlardan biriydi belki de. Kimdi bu kişi? Mine bu hızlı düşünce rüzgarının zihninin boşluğunda savrulmasını izlerken bir ses duydu. Gölgenin elleri pencereye tıklatıyordu, hem de çok şiddetli bir ses çıkıyordu Mine allak bullak olmuş, ne yapacağına karar verememişti. Cep telefonu mutfakta kalmıştı, yardım da isteyemezdi kimseden. Ne yapmalıydı? Pencereyi açıp o gölgenin oluşturduğu yegane reel görüntüyle yüzyüze mi gelmeliydi? Ya da hızlı bir hamleyle pencereyi kapatıp koşup mutfaktan cep telefonunu alıp annesinden yardım mı istemeliydi? Ama annesini telaşlandırmak doğru olurmuydu ki?
Kadıncağız zaten erkenden yorulur olmuştu, bir de demir eksikliği yüzünden biraz aksileşmiş gerginleşmişti! Üst kattaki komşusu Serpil Hanım'ı arasa evde kesin bulurdu ama Serpil Hanım' dan pek haz etmezdi. Uzun ince, biçimsiz vücudu, kısa sarı boyalı saçlarıyla ve kibirli karakteriyle herzaman Mine' yi irrite etmişti bu kadın. Bir de mal davaları vardı ki. Serpil Hanım ve akıl sağlığı yerinde olmayan kardeşi babalarının ölümü ardından kendilerine miras kalan bir arsa değerlenince ve anneleri oraya yaklaşık 25 daire yaptırınca ne yapacaklarını şaşırmışlar, gözlerini bürüyen hırs ateşiyle annelerinin elinden tapuyu alabilmek için türlü planlar peşinde koşmuşlar, hayalgücünde sınır tanımamışlardı. Kadıncağız da çocuklarının bu tutumu karşısında neye uğradığını şaşırmış, ama cimriliği elden bırakmamış ve o ölmeyene kadar malları kimseye vermeyeceğini söylemiş, bu sözlerinden sonra da birçok eziyet görmüştü çocuklarından.
En sonunda da akıl sağlığını o da kaybetmeye başlamış, neredeyse 24 saat dairelerin bulunduğu arsanın bahçesinde çiçek sulama yetiştirme bahanesiyle nöbet tutar olmuştu. Ne yazık! Mine kibirli, uzun burunlu Serpil Hanım' dan yardım isteyeceğine yan dairedeki Ali amcayı tercih ederdi. Adamcağız yürüyemiyordu, 15 dakikalık uykusundan uyanıp bastonla adımlarını yavaş yavaş atıp Mine'nin kapısına varması yaklaşık bir yarım saati bulurdu ama eğer polisi arasa akıcı Osmanlı türkçesiyle ve heybetli ses tonuyla bütün karakol birliklerini en fazla 4 dakikada kapının önüne yığardı. Ya da en üst kattaki dubleks dairede tek başına yaşayan Fatma Hanım' a mı duyurmalıydı sesini! Ne de olsa kadın her ne kadar 90 yaşına da girmiş olsa mahallenin dedikodu kazanı onun evinde kaynamaktaydı. Fatma Hanım açık yeşil gözleriyle baktığı kişiye evrenin bütün negatif enerjisini bir anda gönderme özelliğine sahipti. Nazar kavramı tarihe bakıldığında Kurtuluş civarlarında biryerlerden çıkmıştı, bu kesindi. Ama böyle bir durumda kadıncağız alacağı bu haberi anında Mine' nin karşısındaki market sahibi Muhittin Bey' e iletebilirdi, Muhittin Bey güreşçi oğlunu arar, oğlu iki kat yukarıdan inene kadar geçen süre içinde Mine de pencerenin önündeki gölgeye birkaç tehdit savurabilirdi. El tekrar ve bu kez daha güçlü bir şiddetle cama vurmaya başladı. Mine evde yokmuş gibi davransa da bir işe yaramayacaktı artık, bunu farketti. Perdeyi açmakla açmamak arasında kararsız kaldığı bu kısa sürede aklına gelenler onu da yeterince şaşırtmış, insanlar hakkında yargıda bulunmayacağına dair her ne kadar kendine kesin bir söz vermiş olduğunu kabullense de yine aynı şeyi yapmıştı. Perdenin arkasında nasıl bir yüz onu bekliyordu? Tombul yanaklı, siyah kalın kaşlı uzun kemikli burunlu bir tip öfkeli gözleriyle ve sarı dişli sinsi gülüşüyle onu mu bekliyordu! Ya da sıska beyaz tenli, mahçup bakışlı bir genç adres mi soracaktı?!
Mine kararsızlıklarından kurtulacağı günü beklemişti hep bu zamana kadar. En ufak detaydan en ölümcül karara kadar hep bir mücadele halindeydi kendisiyle. Ne zaman bir şeyin doğru olduğuna karar verse kendini tam tersini düşünürken yakalardı. Minik saç tokasının renklerinden eve alınacak bir bilgisayara, beyaz eşyaların modellerinden duvar kağıtlarının desenlerine, kardeşi Pelin'in lisedeki seçmeli derslerinden annesinin akşamları pişireceği yemeklere, kimin hangi hastaneye gideceğine, hangi doktorun daha iyi olduğuna hep o karar vermişti. Bu ne büyük bir sınamaydı böyle kararsızlıkla can çekişen birinin bu denli karar vermeye zorlanması! Üniversite tercihleri sırasında ne işkenceli günler geceler geçirmişti... En sonunda bir tercihi silip bir alttakini onun üzerine yazmasıyla yedi yıllık kaderine karar veren de o olmamışmıydı? Zaman zaman belki de bunun en doğru karar olduğunu düşünürdü. Ekonomi alanında akademik kariyer yapma kararı da en kararsız olduğu bir günün en kararsız saatlerinde aldığı bir karardı. Ama sonunda istediği geliri elde ediyor, kendine zamanı kalıyordu. En iyi karar verebildiği anlar ilişkileriydi. Çünkü bir erkek arkadaşı olduğunda aslında hep karşı taraf gelip duygularını açıklamıştı da o da birkaç gün bu kişi olur mu acaba diye düşünürken karşı tarafın ani jestleri ve kararlılığı sayesinde karar vermekten kurtulmuştu. Kendisi karar vererek başlatmadığı ilişkilerin sonucu da tabiki hüsranla sonuçlanmıştı. Çünkü karşı tarafın talebiyle başlanan ilişki hep tek taraflı kalmaya mahkumdu. Bu kadar kararsız insanın yaşadığı bir dünyada belki de kadere inanmak en doğru şey olacaktı. 'Ne çıkarsa bahtıma' sloganını benimseyip hiçbirşeye özgür yada özgür olamayan iradeyle karar verme gereği duymayan, yaşadıkları iyi ya da kötü olan her durumu (ki iyi ya da kötü olduklarına kim karar veriyordu) kader diyerek kabullenip mutlu olan aklı gönlü şen tasasız insanlarla aynı kara parçalarını, yolları, kaldırımları, bazen kaşığı bıçağı paylaşmaktaydı Mine. Ya diğer kafası sürekli karışık insanlar? Sürekli ne doğru ne yanlış diye düşünüp, sonra da doğru yanlış kavramlarını sorgulamaya başlayan, hiçbir sınıfa, kimliğe, gruba, hatta dine mensup olamayan, hayatları bu kafa karışıklığı buhranlarıyla geçip giden, kaderin varolup olmadığına diğerleri kadar kesin gözle bakamayan insanlar! Az bir populasyonu oluşturuyorlar belki de yeryüzünde, ama bunlardan doğan çocuklar da aynı kararsızlıktaydı.. Genetik bilgi aktarımı iki yüzlü, sinsi gülüşüyle el sallıyordu uzaktan bu kalabalığa. Mine de ne kaderci olabiliyor ne de tesadüfi durumlara yeterince kendini inandırabiliyordu. Ama gün gelecek o da herşeyin bir zamanı olduğunu diğerleri gibi yaşayarak öğrenecekti belki de.
İşte o gün gelip çatmıştı.16 Nisan 2013 günü saat 17:04'de kumaşları masaya koyup boyaları almaya gideceği sırada pencerenin yanından sızan bir pus demeti bilinmezliğe giden siyah bir gölge oluşturmuştu. Bu gölgenin etkileri Mine'nin hayatının dönüm noktaları olacaktı. O günden sonra herşey değişecek, benlikte bir basamak daha yukarı çıkılacaktı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder